Paris şehrinin tam merkezindeyim. Sağından solundan arabaların, otobüslerin, motorsikletlerin, yemek taşıyan bisikletlerin ve turistlerin akın akın aktığı Boulevard Haussman’dayım. Opera Garnier binasının olduğu yerdeyim. Hani şu çok meşhur Lafayette mağazası var ya tam olarak onun içindeyim! Ne mi arıyorum, kendimi! Kendini aramak için enteresan bir yer seçmişsin diyeceksiniz, insanlar Himalaya’lara çıkıyor, Budist tapınaklara gidiyor, inzivaya çekiliyor…
Sen, nefes bile alınamayan, kalabalıktan insanın önünü görmekte zorlandığı herkesin “ne alsam acaba” diye korkunç bir telaş içinde olduğu bir yer seçmişsin! Bravo gerçekten!
Gerçekten bravo; ama neye bravo, o hengameden sağ salim çıkabilmeye bravo. O insan selinin içinde durdum bir an; nerdeyim, ne yapıyorum, bunca insan neden sürekli bir koşturmacanın içinde, herkesin elinde paketler, yangından mal kaçırır gibi bir şey alma peşinde, bir şey bulma telaşında… “Bir şey bulma telaşında”!
Hepimiz sürekli bir şeyler bulmaya çalışıyoruz, arıyoruz sürekli ve alıyoruz. Aldıkça tatmin olduğumuzu düşünüyoruz. “Bu sefer tamam, aradığımı buldum diyoruz”; ama gün geçmiyor başka bir şey alıyoruz. Almaya devam ediyoruz, ama aramaya da devam ediyoruz. Demek ki aldıkça aradığımız şey bulunamamış oluyor ki, aramaya devam ediyoruz. Neyi arıyoruz ki bu kadar da bulamıyoruz, dünyanın dört bir yanında arıyoruz sürekli; milyonlarca insan aldıkça tatmin olmaya çalışıyor, ama tatmin olmamışa benziyor ki almaya devam ediyor… Enteresan bir döngü. Acaba burada bir yanlış olabilir mi? Bizi tatmin edecek şeyin hep dışarıda olduğunu düşünüyoruz. Hep dışımız, fizik bedenimiz için bir şeyler alıyoruz, onu tatmin etmeye çalışıyoruz. Ya bu tatmin buradan geçmiyorsa ya da bir şeyler alarak değil de belki vererek belki de sadece dış dünyaya gözlerimizi kapatmaktan geçiyorsa…
O insan güruhunun içinde, çılgınca parfümlerin sıkıldığı ortamda birden nefes alamaz buldum kendimi. Başım döndü, gözlerim karardı, nefes almak istemedim o an; o kokuları koklamak, o çılgınlığı görmek istemedi sanki ruhum. Olduğum yerde gözlerimi kapadım, dışarıdan nefes almak değildi ihtiyacım olan içimdeki nefesi almak, içimdeki nefesle var olmak istedim. Ve ruhumun derinliklerinden tertemiz mis gibi bir koku geldi burnuma, taze çimen kokusu, yağmur sonrası toprak kokusu, burcu burcu kokan bir çiçek kokusu, en derinlerden. İçim yıkanıyordu sanki, etrafımdaki o kalabalık kaybolmuş, kendimle “içimdeki o koca dünyayla” baş başa kalmıştım. Sadece orada kalmak, o kokuyu koklamak, o dinginliği, duruluğu, sadeliği yaşamak istedim. Sadece orası vardı benim için artık, çevremdeki kimse önemli değildi, kime nasıl görünüyorum, ne giymişim ne çıkarmışım, hangi marka telefon varmış elimde, ne marka ruj sürmüşüm; bunlar değildi aradığım… Tatmin burada değildi…
Arama, bulmak istediğin şeyi insanoğlu üretemez, o tatmini aldıkların veremez. Aldıkça uzaklaşmaya devam edeceksin, uzaklaştıkça almak isteyeceksin. Almaya gerek yok zaten, en güzeli var içimizde. Dışarıdan hiç kimsenin, hiçbir firmanın üretemeyeceği bir güzellik var içimizde! Gel, uyan artık; uyanalım artık! Sadece dön, geldiğin yere dön; o engin boşlukta önce yok ol; sonra var ol! Sakin, dingin, duru ve saf halinle…






















